Dünyada bir çok gelişmiş ülke kanserin aslında bir mikrop oldugunu kabul etmiştir. Dolayısıyla kanserinümmünolojik sistemi hastalığı oldugu kaçınılmazdır. Tüm immün hastalıkların tedavisi gerçek anlamda nasıl tedavi ediliyorsa kanser tedavisine de aynı şekilde yaklaşılmaktadır. Karaciğer üzerinden yapılacak organik asit destekli tedaviler en iyi Sonucu vermektedir. Kanser mikroplarının insan bedeninde tahrip ettigi ilk noktagenetik hasara sebebiyet vermekte ve hücresel döngüyü şaşırtmaktadır. Bu şekilde bir sistem degişikliği oluşmaktadır. Bozulan sistem yalnızca karaciğer tarafından üretilen asitler sayesinde düzeltilebilir.
Bitkisel Özel Karışım Kanser tedavisinde en son gelişen önemli noktalardan bir tanesidir. Bitkisel Özel Karışım genetik ve hücresel bozuklukların tamirinde rol oynar. Arastırmacı Herbalist Adnan Akar tarafından geliştirilen ve Op. Dr Ömer Gürer gözetiminde tavsiye edilen tamamen naturel ve bitkisel bir çalışma olan Bitkisel Özel Karışım Kanser ve kanser türlerinde, Dünya da ve Türkiye de en yüksek tedavi başarısı olan bir kombinasyondur.
BİTKİSEL ÖZEL KARIŞIM: Amerika, Rusya ve Çin başta olmak üzere, Dünyanın bir çok ülkesinden ve ülkemizdeki Alternatif Kanser Tedavi metodları incelenerek, bazı bitki, kök ve çiçeklerin 3 kez distilasyon edilip, belli aşamalarda fermantasyona uğratılmış, tekrar bitki, kök ve çiçekleri üzerinde çözücü olarak kullanılmış, aynı-safa tentür ile de desteklenmiş kombinasyonlarla, bitkilerdeki ana renklerin, özellikle asetik yapılarının ve uçucu yağlarının hedef alındığı, çok katlı bir çalışmadır.
BİTKİSEL ÖZEL KARIŞIM bedene uygulandığı andan itibaren bedenin tüm savunma sistemlerini güçlendirilerek insan bedeninin kendi kendini onarabilme kapasitesini arttırır. Kanser ve karaciğer kökenli tüm hastalıklarda elde edilen en iyi sonuç insanin bizzat kendi sisteminden yola çıkılarak uygulanan tedavi yöntemidir. BİTKİSEL ÖZEL KARIŞIM yenilenmiş ve güçlü karaciğer oluşturarak birçok hastalığın yine ancak karaciğer tarafından tedavi edilebileceğinden yola çıkılarak üretilmiştir. BİTKİSEL ÖZEL KARIŞIM Kimyasal veya Sentetik hiç bir katkı maddesi içermemektedir. Tek başına uygulanabilindiği gibi, klasik kanser tedavileri ( Cerrahi,Kemoterapi, Radyoterapi) öncesinde veya bu tedavilerin sonrasında da kullanılabilinir. Bitkisel Özel Karışım Hastanın yaşı, hastalığın türü, hastalığın evresi, o güne kadar gördüğü diğer tedaviler gibi etkenler incelendikten sonra hastaya özel uygulanan kombinasyon çalışmadır.
Amerikalı ilaç kimyageri açıklamalarıyla herkesi şaşırttı!..“Batı tıbbında bilimin esamesi okunmuyor...” ....................
“Batı tıbbında bilimin esamesi okunmuyor...” Bunu biz değil, Amerikalı ilaç kimyageri Shane Ellison söylüyor.
Uzun yıllar sektörün içinde bulunan Ellison, Hayykitap’tan çıkan “Batı Tıbbı Sağlığınızın Altını Nasıl Oyar” adlı çalışmasında ilaç şirketlerinde dönen olayları, insan sağlığının nasıl paraya kurban edildiğini yılların deneyimlerine dayanarak anlatıyor. Aslında ülkemizde de zaman zaman ilaç şirketlerinin doktorlarla kurduğu ilişkiler etik dışı bulunduğu için gündeme geliyor. ‘Modern tıbbın 10 büyük yalanı” üst başlığıyla verilen kitapta Ellison, ilaç şirketlerinin uydurduğu en büyük yalanlardan biri olan kolesterol üzerinde çok duruyor. Ne yüksek kolesterol kalp krizine yol açıyor ne de ilaçlar kolesterolü düşürüyor. Peki biz ne yapıyoruz? Başımız bir küçücük ağrısa dahi, hemen ağrıkesicilere saldırıyoruz. Doktorumuzun söylediğini sıkı sıkıya uyguluyoruz. Oysaki, Ellison’a göre, doktorlar da itibarlı tıp dergileri tarafından fena halde kandırılıyor. Ellison, “Bulgularımın sonuçları: Batı tıbbı, hile üzerine inşa edilmiştir. Doyurulamayan bir paragözlülükle motive olmaktadır, sağlıkla değil.” diyor. İşte yazara göre Batı tıbbının 10 büyük yalanı!
"Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA)’nin onayladığı ilaçlar güvenli ve etkindir."
Bu görüş Ellison’a göre büyük bir yalan. Çünkü Vioxx isimli ilaç kalp krizi ve felce neden olmasına rağmen FDA tarafından onaylandı. Aynı durum tansiyon ilacı Posicor, antidepresan Prozac, Zyprexa ve daha birçok ilaç için geçerli…
"İlaçlar bilime dayanarak onaylanır."
USA Today gazetesine göre FDA uzmanlarının yarıdan fazlasının, ilaç şirketleriyle doğrudan maddi ilişkisi var. İlacın piyasaya çıkıp çıkmayacağına karar veren kurulun yüzde 51’i, diğer yüzde 49’u ölümcül ilaçların güvenli ve gerekli olduğunu ikna etmek için uğraşıyor.
"İlaç reklamları bizi bilinçlendirir."
Pfizer’in en çok sattığı kolesterol düşürücü ilacı Lipitor’un reklamlarında kas ağrısı, kas kaybı, güçsüzlük gibi yan etkilerin görülmediğini söylüyor. Oysaki bu, diğer kolesterol düşürücü ilaçlara karşı üstünlük sağlamak için uydurulan bir yalan. Pfizer, FDA tarafından bu konuda uyarılmış ama hakkında dava açılmamış.
"İlaçlar, yaşam kalitemizi yükseltir."
FDA tarafından onaylanan ilaçlar her yıl yaklaşık 160 bin kişiyi öldürüyor. Yaklaşık iki milyon insan, ilaçların yol açtığı hastalıklara yakalanıyor. Obezite, kanser, böbrek yetmezliği, otizm, depresyon bu hastalıklardan bazıları.
"Doktorlar reçeteli ilaçların tehlikeleri konusunda hassastır"
Batıda doktorlar, reçeteli ilaçlar hakkında bilgi edinmek için tıp dergilerine başvuruyor. Çünkü en güvenilir kaynak bu dergiler. Bütün makaleler bilimsel gerçeklere dayanarak sunuluyor. Oysaki, Batı’da ‘tıbbi hayalet yazarları’ var. Bu ‘güvenilir’ makaleleri onlar yazıyor. Kim bunlar? Tabii ki, ilaç şirketleri tarafından kiralanan hekimler!
"Besin destekleri tehlikelidir"
İlaç şirketleri, besin destekleriyle rekabeti aza indirmek için hükümeti etkileme amaçlı bir dizi teknik kullanıyor. Bunlardan ilki, besin maddelerinin doğru kullanımıyla ilgili dersin 85 yıl önce tıp fakültelerinden kaldırılmış olması. Bir diğeri ise, ilaç endüstrisi lobisinin medyayı etkisi altına alarak, besin desteklerine karşı olumsuz bir hava estirmesi.
"Efedra kalp krizi ve inmeye neden olur"
Ellison’a göre kalp hastalığı için önerilen Efedra uzun yıllardır güvenle kullanılan bir ilaçtı. Ama ilaç şirketleri Efedra’ya karşı çıktı ve yasaklandı. Çünkü reçetesiz satılan birçok ilaç da Efedra’nın etkisine sahip. Mesela burun damlaları, soğuk algınlığı tabletleri, öksürük şurupları ve astımı rahatlatıcı preparatlar gibi. Efedra, diğer hastalıklara da iyi geldiği için ilaç şirketlerini zarara sokuyordu. Yasaklamadan önce Amerika’da her yıl 2 milyar dozdan fazla satılıyordu.
"Yüksek kolesterol, kalp hastalığı için risktir"
Bu sağlık efsanesi ABD’de çökertildi. Kalp hastalığı 35 yaşın üzerindeki tüm Amerikalılar için ilk ölüm nedeni. Yazar nedenini şöyle açıklıyor: “Kalp hastalığı riskinin, kan kolesterolü yükseldikçe arttığı doğruysa, o zaman kalp krizinden genç yaşta ölenlerin total kolesterolünün de yükselmiş olduğunu görmeliyiz. Bu doğru değildir. Kalp krizlerinin ve inmelerin yarısı kolesterolü yükselmemiş kişilerde ortaya çıkıyor.”
"Kolesterol kötüdür"
Amerikan Kalp Birliği’ne göre, 105 milyondan fazla Amerikalı’nın kolesterol düzeyi 200 mg/dl ya da daha yüksek seviyede. Bu, ilaç endüstrisi için potansiyel müşteri anlamına geliyor. Yazara göre yüksek kolesterol ömrü uzatıyor; yüksek kolesterolü olan erkeklerin bağışıklık sistemi daha güçlü. Ayrıca kolesterol karaciğerde safra asitlerinin üretimine yardımcı oluyor. Bu asitler vücudun artık ürünlerden temizlenmesi için gerekli.
"Kolesterol düşürücü ilaçlar güvenli ve etkindir"
Kolesterol düşürücü ilaçlar, bellek ve odaklanma üzerinde olumsuz etki yapıyor. Kanser riskini artırıyor, sinirlere hasar veriyor. Zaten bu ilaçların ana maddesi, kırmızı pirinç mayası diye bilinen bir mantarın izole edilmiş zehrinden başka bir şey değil.
5 yaşındaki çocuğunuz konuşurken birkaç saniyeliğine kendinden geçiyor, boşluğa bakıyor ya da anlamsız heceler söylüyor. Sonra birden kendine gelip, hiçbir şeyin farkına varmadan konuşmasına kaldığı yerden devam ediyor. ilkokula başladığında bir matematik sınavı sırasında yaptığı çarpma işlemini yarıda bırakıp kağıda karalamalar çiziktirince, öğretmeni çocuğunuzun zekâ özürlü olduğundan şüphe ediyor. 14 yaşında bir genç telefonda arkadaşıyla konuşurken birden yere düşüp "ah, ah, ah" diye bağırmaya başlıyor; yaklaşık 5 dakika boyunca yerde kasılmış olarak yatıyor. Nöbetin sonrasında kendini çok yorgun hissederken 2-3 saat uyuduktan sonra hiçbir şey anımsamıyor. Bu iki olayda bahsedilen kişiler epileptik (saralı) bireyler. Beyinlerindeki bir sıradışılık nedeniyle belkide yaşamları boyunca bunlara benzer birçok nöbet yaşayacaklar...
EPİLEPSİ ile ilgili ilk fizyopatolojik değerlendirmeler 19. yüzyılda John Hughlings Jackson tarafından, sadece klinik gözlemelere dayanılarak ortaya çıkartıldı. Jackson’ın epilepsi alanına yaptığı katkılar modern tıp bilimi tarafından hala kullanılmaktadır. Jackson, kendinden önce ve sonraki birçok kişinin yaptığı gibi epileptik nöbetlerin birçok çeşidinin bulunduğunu ve birçok farklı nedeninin olduğunu kabul etti. Epilepsiden bahseden ilk kişi M.Ö. 350’lerde Hipokrat’tır. Bu yüzden "Hipokrat hastalığı" olarak da bilinir. Jackson’a ek olarak birçok yetenekli fizyolog da epilepsileri sınıflamaya çabaladı. 1861’de J. Russell Reynolds, sinir sistemindeki yapısal bir düzensizliğe bağlı olan kasılmaları semptomatik, merkezi sinir sisteminin dışındaki nedenlerden kaynaklananları da sempatik epilepsi olarak tanımladı. Sinir sisteminin içinde ya da dışında herhangi bir yapısal anormallik söz konusu değilken oluşan epilepsileri ise idiyopatik olarak değerlendirdi. 1881 yılında Sir William Gowers epilepsiyi, grandmal, petitmal ve histeroid olarak sınıfladı.
Epilepsi Nedir?
Beyin, milyonlarca sinir hücresinden (nörondan) oluşan, çok karmaşık bir yapıdır. Nöronların aktiviteleri genellikle çok iyi düzenlenmiştir ve kendini düzenleyen mekanizmalara sahiptir. Nöronlar, bilinç, hareket, konuşma, bellek, heyecan, vücudun duruş şekli gibi çok geniş bir işlev yelpazesinden sorumludurlar. İşlevler, beyin hücreleri ile vücudun bütün kısımları arasında akan çok küçük miktardaki elektrik yükleri sayesinde gerçekleştirilmektedir. İşlevlerin birinde ya da birkaçında meydana gelecek geçici kesintileri veya istemsiz düzensizlikleri "nöbet" olarak tanımlamak mümkün. Böyle bir olay beynin kendi yapısından kaynaklabileceği gibi, kimi zaman da glükoz ya da oksijen eksikliği gibi çevresel nedenlerden de meydana gelebilir. Herhangi bir insan yaşantısının herhangi bir döneminde bir kez nöbet geçirebilir, ancak bu epilepsiye işaret etmez. Ancak beyindeki nöronal işlevlerde, beyinden kaynaklanan ve kişide tekrarlama eğilimi gösteren nöbetler söz konusu ise "epilepsi" terimini kullanmak doğru olacaktır. Yani epilepsi, beynin normal elektriksel işlevlerinde, zaman zaman kısa kesintiler ve düzensizlikler meydana getiren nörolojik bir durumdur. Bir nöbet söz konusu olduğunda, normal yapı, olması gerekenden çok daha yoğun, kesikli, elektrik boşalmaları ile bozulur. Bu durumsa, kişinin bilincini, vücut hareketlerini ve duygularını kısa bir süre için etkileyebilir. Beyin, elektrik boşalmaları gerileyene ya da sonlanana normal işlevine kadar kavuşamaz.
Daha önce de belirtildiği gibi, şartlar uygunsa herhangi bir beyin nöbet geçirebilir. Yine de bir çok kişide nöbet gözlenmez. Bu kişilerin beyinlerinin yüksek "nöbet eşiğine" sahip olduğundan, bir başka deyişle nöbetlere direncinin yüksek olduğundan bahsedilebilir. Bireyler eşik değerleri açısından farklılık göstermektedirler. Bu değerler muhtemelen kişinin genetik karakterlerinin bir parçasını oluşturmaktadır. Düşük eşiğe sahip bir kişi, bir başkası için rahatsızlık vermeyecek bir durumda kriz geçirebilir. Ancak epilepsinin genetiği bu kadar basit değil. Bazı bireylerde var olan nöbet eşiği, beynin alışılmadık bir uyarıya (örneğin bazı haplar ya da belli frekansta yanıp sönen ışıklar gibi) maruz kalması ya da yaralanması durumunda azalmaktadır. Yaralanma ciddiyse (araba kazası, doğum sırasındaki bir travma, darbe ya da tümör gibi), epilepsi bir sonuç olarak karşımıza çıkabilmektedir. Epilepsi tüm yaş grupları içinde insanları en çok etkileyen nörolojik düzensizliktir. Nöbetler herhangi bir kişide ortaya çıkabilse de, çok küçük yaşlarda ve geç erişkin dönemde daha sık olarak beliriyor. Epilepsinin 2/3’si 14 yaşından önce meydana gelmektedir.
Epilepsi nöbeti geçiren bir kişi çok büyük olasılıkla neler olduğunu anımsamayacaktır. İşte bu yüzden nöbet anını gören kişinin anlatısı bir doktorun tanı koyabilmesi için çok önemli olmaktadır. Hatta bazen nöbetin ve epilepsinin hangi tür olduğunun anlaşılabilmesi açısından tek belirgin gözlem olarak kalmaktadır.
Nöbetin epilepsiden kaynakladığından kesin olarak emin olunduğu zaman bunun beyindeki bir tümör gibi bir nedenden olup olmadığı incelenir. Epilepsi tanısı koymanın bu aşamasında devreye çeşitli testler girer. Bunlardan en geneli, nöbetlerin metabolizmadan kaynaklanmaoığının kesin olarak anlaşılabilmesi için yapılan kan testleridir. Bundan sonra uygulanan ikinci test beynin çok ayrıntılı ve temiz bir görüntüsünü sunan, Manyetik Rezonans Görüntülemesi (MRI) olarak adlandırılan bir beyin taramasıdır. Bu taramanın amacı ise epilepsinin nedeninin beyindeki görünür bir bozukluk olup olmadığının anlaşılabilmesidir. Bir çok epilepsi hastasında bu testin sonucu normal çıkacaktır. En yaygın olarak kullanılan üçüncü test ise beynin yüzeyindeki elektrik aktivitesini ölçen, "electroencephalogram" (EEG) olarak adlandırılan testtir. Bu test yaklaşık 30 dakika kadar süren, kafatasının üzerinde belirlenmiş bazı özel noktalara yerleştirilen elektrotlar aracılığı ile alınan sinyallerin güçlendirilerek, kağıt üzerine döküldüğü bir işlemdir. Yalnız, EEG beynin sadece test süresindeki elektriksel aktivitesi hakkında bilgi verebilir. Bu yüzden negatif bir EEG testi kişide epilepsinin olmadığı anlamına gelmez.
Epilepsi Nöbetleri
Epilepsiler arasında farklar ve bir çok değişik çeşit nöbet bulunduğu için ILAE (International League Against Epilepsy, Epilepsiye Karşı Uluslararası İşbirliği) tarafından belirlenmiş özel bir terminoloji kullanılmaktadır. Bu terminoloji "grandmal" ve "petitmal" gibi eski nöbet tanımlarını da değiştirmektedir. Yeni sınıflama, nöbetleri kısmi (fokal ve parsiyal) ve jeneralize olarak ikiye ayırıyor.
Kısmi ve jeneralize nöbetler arasındaki en önemli fark, beynin hangi bölümünün nöbet sırasında etkilendiğidir. Elektrik boşalması beynin korteksinin salt bir bölümüne ait ise kısmi; tüm beyni aynı anda etkiliyor ise jeneralize nöbet olarak tanımlanıyor. Kısmi başlayan bir nöbet sonradan jeneralize nöbete dönüşebilir. Nöbetler dışında epilepsi ise kabaca 2 gruba ayrılır.
1. İdiopatik Epilepsi Epilepsinin bu türünde belirgin bir çevresel etmenin yer almadığına, genetik faktörlerin belirleyici olduğuna inanılmaktadır. Nöbetler arası EEG normal çıkabilir. Bu tip epilepsi ilaç tedavisine genellikle olumlu yanıt verir.
2. Semptomatik Epilepsi Bu epilepsi türü ya doğum sırasında ya da yaşantının herhangi bir döneminde beyinde ortaya çıkan bir anormalliğin sonucudur. Bu anormalliğin sonucu olarak epilepsiden başka sorunlar da ortaya çıkabilir. EEG incelemeleri anormalliği ortaya çıkarabilir. Bu tip epilepside ilaç tedavisinin yanıtı kişiden kişiye değişmektedir. Kimi bireylerin ise nedeni belirlenemeyen kriptogenik epilepsisi vardır.
Epilepsinin 30’u aşkın nöbet çeşidi buluyor. Hepsinin belirtileri birbirlerinden farklı. Kısmi nöbet geçiren bir kimse işitme ve görme duyularında bozulmalar, vücudun bir bölümünün titremesi gibi belirtiler gösterir. Basit kısmi nöbette bilinç bu durumdan etkilenmez. Karmaşık kısmi nöbette ise, hasta yarı bilinçsiz ve şaşırmış davranır. Yürüme, mırıldanma, kafa çevirme gibi amaçsız davranışlar sergileyebilir. Bu davranışların hemen hemen hiçbirisi hasta tarafından daha sonra anımsanmaz. Kendini kaybetme nöbetleri ise genellikle çocuklarda rastlanan ve yetişkin dönemde kaybolan, bilincin 5-15 saniyelik sürelerle kesintiye uğramasıdır. Bu süre içinde kişi boşluğa bakıyor gibi görünebilir. Epilepsi nöbeti denince insanların aklına en çok gelen, ancak istastik olarak en sık rastlananı olmayan, jeneralize tonik-klonik nöbetlerdir. Bu nöbetler iki aşamada gelişir: Birinci aşamada (tonik) kişi bilincini kaybeder ve yere düşer, vücut kaskatı bir hal alır. İkinci aşamada (klonik), uzuvlar titremeye ve gerilmeye başlar. Nöbet sona erdikten bir süre sonra bilinç yavaşça tekrar kazanılır. Nöbetler, nöbetin tipine göre birkaç saniyeden birkaç dakikaya kadar uzayabilir. Çok ender durumlarda nöbet saatler sürer. Bir tonik-klonik nöbet genellikle 1-7 dakika arasında bir sürede sonlanır. Ancak "Status Epilepticus" denen çok uzun süreli (birkaç saat gibi) nöbetler tehlikelidir ve doktor yardımına ihtiyaç vardır.
Epilepsi nöbetlerinde genellikle kişiye ilk yardım yapmak gerekmez. Ancak özellikle tonik-klonik nöbetlerde birkaç noktaya dikkat etmek yararlı olabilir. Nöbet başladıktan sonra yapılacak hiçbir şey nöbetin daha kısa süremesini sağlamayacaktır. Onun için kişiyi sarsmak, tokatlamak ya da soğan koklatmak bir işe yaramaz. Tonik-klonik nöbette, bilinç kaybından dolayı kişinin yere düşme ve kendini yaralamak olasılığı olduğundan hastayı yere yatırmak yararlı olabilir. Epilepsi nöbetleri sırasında dili yutma söz konusu değildir. Ayrıca ağıza konacak birşey kasılma sırasında kişinin dişlerine zarar verme olasılığı doğurur. Salyayı yutmaması için hastanın kafasını yana doğru çevirmek yararlı olacaktır. Nöbetten sonra hasta bir süre uyuma ihtiyacından olabilir. Nöbetler 10 dakikadan daha uzun sürüyorsa, ya da peşpeşe birkaç nöbet geçirilmişse doktora haber verilmesi gerekir.
Epilepsi İle Yaşamak
Yukarıdaki satırlarda sadece epilepsinin biyolojisinden bahsettik. Çeşitleri nelerdir, nöbetler nasıl olur, nedenleri nedir gibi. Ancak epileptik bir birey için epilepsisinin ve nöbetlerinin türünden daha önemli olan şey onunla yaşamak. Ne kadar sık ve ağır nöbet geçirdiği kişinin tüm ruh halini, sosyal ve iş yaşantısını etkileyebilir.
Epilepsinin yanlış anlaşılmasından (daha doğrusu bilinmemesinden) kaynaklanan bir dizi sorun epileptik bireyleri hayatları boyunca etkileyecektir. Özellikle ülkemizde, kimi yerlerde epilepsinin vücuda cin, peri girmesi olarak yorumlanması, bu rahatsızlığın tedavisinin tıpda değil de, hoca ve üfürükçülerde aranmasını beraberinde getirmektedir. Ülkemizde epilepsinin tıp dışı yaygın tedavilerinden biri de kurşun dökmektir. İlaçla başarılı olarak tedavi edilebilecek ya da en azından nöbetlerin arası oldukça uzun bir zamana çıkarılabilecek bir hasta, bu nedenden dolayı sık nöbetlerle yaşamak zorunda bırakılmaktadır. Epilepsi tanısı konan bir kişi, tedavisini sürdürmenin yanı sıra normal yaşantısını da bozmadan devam ettirmelidir. Epilepsi de tüm diğer rahatsızlıklar gibi kişinin genel sağlık durumundan etkilenmektedir. Buna göre stresin azaltılması, depresyondan kaçınma, alkolden uzak durmak, egzersiz, gibi şeyler epilepsi üzerinde olumlu etki yapacaktır.
Epileptik birey bir çocuksa, en önce yapılması gereken şeylerden biri de öğretmenine ya da öğretmenlerine haber vermek, onları epilepsinin ve nöbetlerin şekli ve sıklığı hakkında bilgilendirmek olacaktır. Özellikle küçük yaştaki çocuklarda rastlanan "kendini kaybetme" şeklindeki nöbetin fark edilmesi önemlidir. Epilepsi, beyindeki bir oluşum bozukluğundan kaynaklanmadığı sürece herhangi bir zihinsel yetersizliğe yol açmamaktadır. Epileptik bireyler, kendi akranları kadar başarılı ve yetenekli olabilirler. Epilepsisi olan bir çocuğun sağlıklı olarak yetiştirilmesinde en büyük görev yine aileye düşmektedir. Epilepsinin bir hastalık olmadığını vurgulamak, çocuğu o yaşlardaki çocukların yaptığı şeylerden (akranları ile oyun oynamak vs.) alıkoymamak ana-babaların elinde. Epilepsi çocuk ya da yetişkin herhangi bir bireyin spor yapmasına engel değil. Yalnız bazı sporlarda (yüzme gibi) kişinin gözlem altında bulundurulması (yüzme havuzu, ya da cankurtaranların bulunduğu kıyılar gibi) kendi yararına olacaktır. Özellikle sık ve tonik-klonik nöbet geçiren kişilerin yüzmeden uzak durmasında yarar olabilir.
Tüm rahatsızlıklarda olduğu gibi epilepside de erken ve doğru teşhis önemlidir. Bireyin rahatsızlığının bilincinde olarak, gözetim altında yetişmesi; rahatsızlığı hakkında tam olarak bilgi edinmesi yaşantısının ileriki dönemlerinde ortaya çıkabilecek ruhsal sorunların hiç belirmemesini sağlayabilir. Her konuda olduğu gibi sağlıklı birey yetiştirmenin yolu da bilgilenmekten geçiyor.
Ruj ve oje kanser yapıyor. Sadece bu da değil, kısırlık ve böbrek yetmezliğine yolaçıyor.
Tehlikeli kanserojen maddelerden birini dudaklarınıza sürüyor olabilir misiniz? Peki bu madde, yediklerinizle birlikte dudaklarınızdan ağzınıza, oradan da vücudunuza doğru yol alıyor olabilir mi? Uzmanlar uyarıyor: Ruj ve oje kanser yapıyor!...
Parlak ruj kanserojen çıktı
ABD’li uzmanlar, özellikle gençler arasında yaygın bir şekilde kullanılan parlatıcı ruj ve ojeler için kanser alarmı verdi. Philadelphia’daki Fox Chase Kanser Merkezi’nde yapılan araştırmada, bu ürünlerde kullanılan bütil benzil ftalat (BBP) adlı maddenin meme kanseri riskini artırdığı ortaya çıktı. Fareler üzerinde yapılan araştırmaya göre, bu madde östrojen hormonu gibi davranarak vücuttaki dengeyi bozuyor.
Erken ergenliğe sebep oluyor
Kızlarda ergenliğe girme yaşını da erkene çeken BBP, meme kanserini de tetikliyor. Ayrıca araştırmada yağ hücreleri içine saklanan bu maddenin anneden çocuğa emzirme yoluyla da geçebildiği belirlendi. Böbrek sorunları ve kısırlık gibi rahatsızlıklara da neden olduğu daha önce ortaya çıkan BBP’nin çocuklara hitap eden ürünlerde kullanılması Avrupa’da ve ABD’nin Kaliforniya eyaletinde yasaklanmıştı.
Bu maddenin oyuncaklarda, paketlerde, halı ve çözücülerde de kullanıldığı belirtildi. İki yıl önce yapılan bir araştırmada da idrarlarında fazla miktarda BBP’ye rastlanan kadınların doğurduğu çocukların da cinsel gelişimlerinin sağlıklı olmadığı ortaya çıkmıştı.
Kurşun dudaklı kadınlar
En tehlikeli ağır metallerden kurşun’un da kozmetik yapımında kullanıldığı söyleniyor. Kullandığınız rujun kurşun içerip içermediğini anlamak için altın bir eşyanızı ruja sürün. Eğer kurşun içeriyorsa altının değdiği yer siyahlaşacaktır.
(Dinimizin yasakladığı husulardan birisİ de domuz etidir.Bu yasaklamanın pek çok hikmeti vardır.Biz burada sadece bir kaçına işaret edeceğiz.) " YILDA 3 BİN TON DOMUZ YAĞININ KULLANILDIĞI ÜLKEMİZİN, TEMİZ İNSANLARININ DİKKATİNE"
1)ZEHİRLİ MADDELER: Domuz eti çok yağlıdır.Yenildiği takdirde bu yağ kana geçer.Kandaki fazla miktarda yağ atardamarların sertleşmesine,tansiyon yükselmesine ve kalp enfatüsüne sebep olur.Ayrıca domuz yağı içerisinde "sutoksin"denilen zehirli maddeler mevcuttur.Vücuda giren bu maddelerin dışarı atılması için lenf bezlerinin çok çalışması gerekir.burum lenf düğümlerinin(nbademcik gibi)iltihaplanması ve şişmesine neden olur.Bu duruma DOMUZ HASTALIĞI da denilen "skrofuloz a neden olur.
2)FAZLA MİKTARDA KÜKÜRT Domuz etinde bulunan anormal miktarda kükürt kıkırdak kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanmalara yol açar.Kireçlenme ve bel fıtığına yol açar.
3)AŞIRI BÜYÜME Domuzda büyüme hormonu çok fazladır.Domuz etiyle alınan bu anormal miktarda ki büyüme hormonu vücüdun düzensiz büyümesine neden olur.Ellerin ayakların yada kafanın anormal şekilde büyümesine yol açar.
4)DERİ HASTALIĞI Domuz eti ve yağı kullanan kişinin derisinde "imidazol" denilen maddeler kaşıntıya yol açar.Egzama dermati, nörodermatit gibi iltihabi deri hastalıklarına zemin hazırlar.
5)TRİNŞİN Domuz etiyle insanlara geçen bu hastalık domuzlarda ağır bir hastaık yapmamasına rağmen insanlarda öldürücüdür.Bu hastalıkğın tek kaynağı domuzlardır.
Ottowa Üniversitesi araştırmacıları domuz eti tüketimi ile karaciğer iltihaplanması olan siroz arasında orantılı bir artış tespit ettiler.Araştırmayı yapan Dr. Amin Nanji ve Dr.Samuel French domuz eti ile alkol tüketildiği zaman riskin dahada arttığını belirtiyor.İsviçre, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde kişi başı kişi başı ortalama domuz eti tüketimi ile sirozdan ölenlerin oranları doğru orantılıdır.
7) KANSER Domuz eti ve yağı, cilt kanseri, mide kanseri, bağırsak kanseri, lenf kanseri gibi kanser çeşitlerine yakalanma riskini arttırmaktadır.Ayrıca taşıdığı aşırı büyüme hormonu nedeniyle kanserin gelişmesine zemin hazırlamaktadır.
8) OBEZİTE Yapılan araştırmalarda vücudun metabolizmasının dengesizliği ile oluşan bir tür hastalık olan obeziteye yakalanma riskinin domuz eti kullanımı ile doğru orantılı olduğu belirtilmekte.İşte bu nedenle özellikle hristiyan ülkelerde obezite çok yaygındır.
9)HAYA DUYGUSUNU AZALTMASI Yapılan araştırmalardadomuz etinin barındırdığı bir tür maddenin insanlardaki kıskanma ve haya duygusunu azalttığı kanıtlanmıştır.Bu durum toplum içinde fuhuşun ve ahlaksızlığın artmasına cinsel sapkınlıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.Özellikle ülkemiz için önemli olan Türk aile yapısı bu nedenle bir tehdit altındadır.Çünkü eşini kıskanmayan tek varlık domuzdur.Yani bir domuz aynı zamanlarda birçok domuzla birliklte olur.
İŞTE DİNİMİZİN KESİN BİR DİLLE YASAKLADIĞI DOMUZ ETİNİN ZARALARINDAN BAZILARI BUNLARDIR.ALLAH BİR ŞEYE HARAM DİYORSA MUHAKKAK Kİ O İNSANLAR İÇİN AÇIK BİRER TEHLİKEDİR.ŞÜPHESİZ Kİ EN İYİ BİLEN ALLAH(C.C.) DIR.